Aksaray’da Müslüman Olmak ya da Delirmek!

Tedbirli Olmakla teneke olmak arasında Ekecik dağı ile Hasan dağı arasında ki mesafe kadar büyük bir fark vardır. Onurlu duruş, protokollerde arzı endam etmekle olmuyor. Müslüman bir iş yapacağı zaman ya da bir söz sarf edeceği zaman öncelikli olarak Allah’a vereceği hesaba ve cevaba öncelik vermelidir.

Değişmek, bakış açısını değiştirmek birazda ortam ve yaşanan olaylarla alakalıdır, fakat omurgasızlık başka bir şeydir. Mesela, koyu bir “Marksist-Leninist” gün gelir Müslüman olur ya da tam tersi olabilir, bunda bir sorun yok. Bunlar doğal şeylerdir. Yeter ki kişi davasında samimi olsun.

Asıl gelmek istediğim nokta, iletişim zafiyetiyle gelen ahmaklık ve bunun bir virüs gibi yayılması! Bu yaşıma geldim ahmaklığın bulaşıcı bir hastalık olduğunu yeni öğrendim.

Aklı evvel kendisi tembel bir sürü adam kılıklı varlıklar “bu işleri (İslami faaliyetleri) bırakmamızı, aksi takdirde başımıza olmadık işlerin geleceğinden dem vuruyorlar” Üstelik yararlı işler yaptığımızı ve bizden bir zarar gelmeyeceğini itiraf ederek!

Yine, “rozetleri büyük kendileri küçük” başka adamlar da yatsı namazında sönen mumları bilmediğimizi ve görmediğimizi zannediyorlar. Hâlbuki yatsıdan sonra sönen her mum karanlığa hizmet eder. Karanlık odakların emellerine hizmet eder!

Bugüne kadar bir kez olsun bizimle görüşmediği halde, bizimle tanışmadığı halde, bizi bizden sormadığı halde meclis ortamlarında çokça bulunup piyasada atıp tutan, ham softanın biri, zannediyor ki bu sorumsuzluğu ona bir şey kazandıracak. Ya da bize bir şey kaybettirecek!

Paralelin tüm foyası ortaya çıktığı halde, hala paralarla kalabalıkları bir araya getirince her şeyin kolayca halledileceği gafletinde ısrar edenler var. Paraları ve sayıları çoğaltarak hedefi elde etme teorisi çökmüştür, bunda ısrar etmenin hiçbir faydası da olmayacaktır. Aksine, zaman ve imkân kaybıyla zarardan başka bir şey getirmeyecektir.

Kemer, ayakkabı ve çanta üçlüsünün renk uyumundan bi haber olanların “Hayat-İman-Cihad” denklemine uygun bir akıl ve hareket tarzı belirlemeleri, bizim mahallenin afilli, kıran Tuvalet camiasını oldukça rahatsız etmiş görünüyor.

Her kim “Tevhid-Adalet-Özgürlük-Maslahat-Meşveret” dururken, toplumun ıslahı ve fertlerin ihyası için bu anahtardan başka bir anahtar aramaya kalkışırsa sonucu bellidir. Tepe taklak Esfelesafilin makamında yerini alacaktır. Meşveretin tek başına olmayacağını bildiğimiz için ısrarlı duruşumuzu bozmayacağız ve herkesi ısrarla rahatsız edeceğiz dedik. Bu şehirde bir şeyler eksik ya da yanlışsa işte tam o ince noktada var olması gerekenler bizleriz. Bunu değerlerimize olan inancımızdan yapıyoruz, kimseye muhtaç olduğumuzdan dolayı da değil!…

“Peygamber bir gün evinize gelse” klasiğini ve sıradanlığını bir kenara bırakıp, “Peygamber bir gün şehrinize gelse, bulvarları, meydanları dolaşacak olsa” diyorum! Koşarak Peygamberin yanına gidecek ve “ne olur bizim başımıza iş açacak sözler sarf etme, bizden başımızı belaya sokacak işler isteme” diyecek omurgasızlarla dolu bu şehir de her gün yeni din(i)darları tanıyoruz…

Tabi egemen gücün tutumuna göre renk, refleks ve konum belirlemek ayrı ve özel bir meziyettir! Mesela, düne kadar radikal diyerek ötekileştirdiği bir şahsın konuşma yapacağı bir salona gidip utanmadan protokolde oturmakta gerçekten ayrı bir kişilik(sorunu) olsa gerek.

Tüm bu hızlı değişimler, iftira yarışları ve renk cümbüşleri bizim mahalleli tarafından “Akıllı adam – İşi biliyor” tanımlamasıyla ne kadar da uyuşuyor. “Aklını kullananlar” diye tabir edilen sınıfa bakıyorum. Kendini kullandırtanları çıkarırsanız geriye kimse kalmıyor. Kendinizi egemenlere, baronlara, kumpasçılara kullandırırsanız bunda bir sorun yok, çünkü karşılığında elde ettiğiniz dünyalıklarla “akıllı ve işini bilen” kişi oluyorsunuz. Fakat böyle modası geçmiş “tebliğ-davet-cihad” gibi şeylerde diretirseniz deli oluyorsunuz. Yani aklını kullanamayan zavallı deli oluyorsunuz.

Bizim toplumda aklını kullanan en akıllı adamlar; suya sabuna dokunmadan parayı kapıp köşeyi dönen ve nihayetinde yüksek tonajlı büyük bir masanın arkasında, ortopedik döner koltukta kurulup, kravat iğnesiyle manşet kol düğmelerinin göz kamaştıran ışıltısını elde etmiş ulu kişilerdir.

Dava adamlarının bin bir eziyet ve çilelerle bu günlere kadar getirdikleri güzelim birikimler işte bu şekilde heba edilmektedir. Mirasyedi yaramaz çocukların bu emaneti ne hale getirdikleri, emanete miras muamelesi yaparak tüm savurganlıklarıyla yılların birikimini kendi heva ve heveslerine nasıl alet ettiklerini çok acı bir şekilde gözlemlemekteyiz.

Söz konusu “kardeşlik” olduğu zaman mangalda kül bırakmayan meydan soytarılarının bu tutumlarını tarihe tek tek kaydediyoruz. Herkes her şeyin farkında olmasına rağmen, tiyatroda kendilerine verilen rolü oynamaktan vazgeçemiyorlar. Çünkü oynadıkları bu roller nefse hoş geliyor, bir takım sözüm ona çevrelerde şirin görünüyorlar.

Fakat asıl mesele Allah’a şirin görünebilme meselesidir. Allah’ın sevgisini kazanabilme meselesidir. Üç günlük geçici bir dünyada elde edilen makam ve mevkilerin, zenginliklerin ne kadar boş ve aldatıcı olduğunu yazan tarih kitaplarından geçilmiyor.

Biz bunları sürekli dile getirmekten vazgeçmeyeceğiz. Halkın karşısına çıkıp camia olduğunu iddia edenler gerçek manada kardeşliği ve ümmetin maslahatını esas almadıkları sürece bizim uyarılarımız devam edecektir. Sadece uyarmakla da kalmayacağız. Bu şehirde ümmetin maslahatını ve kardeşliği esas alan öyle bir örnek nesil yetiştireceğiz ki, herkes istese de istemese de bununla imtihan olmak ve buna göre konum almak zorunda kalacaktır. Sözün özü; Merhum Ali Şeriati’nin dediği gibi “Sizi rahatsız etmeye geldim.” Diyoruz. İslam’ın hayat dolu aydınlık günlerinde buluşmak dileğiyle Allah’a emanet olun.

MUSTAFA BİLGİÇ